2009'un Başından Beri Devam Ettiğimiz TA Orginal Theme v1.5 'i Geliştirerek v2.0 İle Karşınızdayız. Görselliği ve Kolay Kullanım Olanaklarını Titizlikle Gerçekleştirdik.

Yorumları Buradan Takip Edebilirsiniz.

Facebook Sayfasına Buradan Ulaşabilirsiniz.

Hack l TurkishAjan Turkish Hacking&Security Forum

Unicef

Hack l TurkishAjan Turkish Hacking&Security Forum » TA General Forums » Kültür ve Sanat Dünyası » Tiyatro ve Edebiyat » Türk Dili
Tiyatro ve Edebiyat Oyunlar, Etkinlikler, Kitaplar, Roman ve Hikaye, Diğer Sahne Sanatları...


Yeni Konu açCevapla
 
LinkBack Seçenekler Değerlendirme: Değerlendirme: Toplam 1 oy almıştır,  ortalama Değerlendirmesi 4,00 puandır. Stil
Alt 15 Mart 2009   #51 (permalink)
mecnun_bey - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
  • Tuğgeneral
  • Üyelik tarihi: 12 Ocak 2009
  • Mesajlar: 4.884
  • Konular: 2760
  • Ettiği Teşekkür: 478
    616 Mesajında 1.324 Kez Teşekkür Aldı
Standart

Cevap: Türk Dili

Cevap: Türk Dili

Bilişimde Ulusallık ve Türkçe
Türk milleti olarak kalkınamıyor olmamızın en büyük sebeplerinden birisi bilim üretmiyor olmamız. Bunun yanında çoğu alanda diğer ülkeleri taklit etmeyi bile beceremediğimiz büyük bir gerçek.


Bilime gereken önemi vermiyoruz ve dışarıdan satın alıyoruz, üstelik çok yüksek fiyatlara. Millet olarak sokağa saçabileceğimiz tek kuruşumuz yok üstelik ileri görüşlü de değiliz. Doğru söyleyen kim varsa bir kulp takmasını biliyoruz, çok hayalci diyoruz.


Bilim üretemiyor olmamızdan çok daha büyük bir sorun bugün damarlarımızda dolaşıyor. Yıllardır üzerimize sinen bu kokuyu bir türlü atamıyoruz, atmasını bilmiyoruz. Dış mihrakların bize bellettiği en mide bulandırıcı şeylerden birisi, Türklerin hiç bir şey yapamayacağı saçmalığıdır. Öyle benimsetmişler ki bu düşünceyi bize artık kimliğimizden, dilimizden kısacası kendimizden utanır olmuşuz. Bize ait ne varsa kötü, ellere dair ne varsa iyi olmuş artık.


Türk milleti çok zeki fakat artık uyuşturulmuş beyinlerimiz ve kulaklarımızda çınlayan tek bir söz var; "Türkler bir şey yapamazlar."


Bilimde en rahat artı konumuna geçebileceğimiz alan bilişim. Yazılımın maliyeti çok düşük, ortaya konulan şey bir zeka ürünü. Ülke olarak kurtuluşumuzun yattığı yer belki de yazılım.


Üretmeden kalkınmamız mümkün değil. Ürettiğimiz malın bize özgü olması gerekiyor eğer daha iyi bir konuma gelmek istiyorsak. Yazılımın düşük maliyeti, sınırsız sayıda çoğaltılabiliyor olması, dağıtımdaki rahatlık göz önünde bulundurulursa ülkeyi ileri ***ürecek yegane şeylerden biri olduğu rahatlıkla görülebilir.


Peki bu düzen nasıl işliyor? Yani ülkeyi ileri ***ürebilecek bir ulusal yol haritasına sahip miyiz? Sahip olmadığımızın en büyük göstergesi eğitimin ulusallık çizgisinden çok uzaklara sapmış olduğu gerçeğidir.
İlk bakışta yabancı dille eğitim çok aham şaham bir şeymiş gibi gelebilir lakin ne denli mantıksız olduğunu anlamak için alim olmak gerekmiyor. Atamızın bize onlarca yıl önce göstermiş olduğu "Milli Eğitim" hedefinden kastı yükseköğretim birimlerinde Türkçe eğitimin adeta yasaklanması değildi herhalde. Yabancı dille eğitim dışarıdan çok havalı bir şeymiş gibi geliyor, gerçekten de çok havalı, içi hava dolu.


Neden bu denli önemli ve şart peki Türkçe eğitim. Çünkü Türkçe eğitim aslında ülkenin kalkınması için şart olan ulusal bilincin en büyük dayanak ve kaynağıdır.


Yabancı dille eğitim ile yapılan şey yükseköğretim öğrecileri daha işin başında iken, bu ülkede hiç bir şey yapılamayacağı ve ancak yurt dışında bir şeyler yapılabileceği saçmalığının damarlarına zerk edilmesinden başka bir şey değildir.


Türkçe ek ve kökleri ve matematiksel yapısı ile terim türetmeye tamamen uygun ve bilim dili olma konusunda son derece elverişlidir. Bu konuda Fin bilim adamı G. Ramsted ne demiş bir bakalım;


"Terim bulmakta güçlüğe rastlamıyoruz. Bizim Fin dilinde sözcük kökleri ve ekleri çoktur; fakat Türk dilindekiler kadar bol değildir. Türk dilinde bilimsel terimler yapmak daha kolay olurdu. Çünkü Türk dilinde söz hazinesi çok zengin olduğu gibi ekler aracılığı ile yeni söz yapmak bu dilin ruh ve yapısına uygundur."


Yabancıların farkına vardığı bir şeyi ne yazık ki biz fark edemiyoruz.


Türkçe çok önemli. Ülkeyi ileri düzeye taşıyabilecek ve bilişim dünyasına Türk adını altın harflerle yazdırabilecek insanlar ancak Türkçe'nin bilişimdeki önemini kavramış ve bu ulusal bilinçle eğitim veren kurumlarda yetişebilir. Yabancı dille eğitim veren kurumlar üreten, yaratan ya da yöneten insanlar değil; ancak çoğunlukla yabancı sermayeli bir şirkete hizmet edecek kendi kişisel çıkarlarından fazlasını düşünmeyen insanlar yetiştirmeye eğilimlidir.


Bilişimde Türkçe hazır yapılmışı var onu kullanalım mantıksızlığına karşı ayakta dimdik durmakta olan ulusal bilincin en önemli parçasıdır. Bu bağlamda Türkçe ulusallık yolunda çıkış noktası olma özelliğine sahiptir.

Evrenkentlerinden En Az Birinde Yalnız İngilizce Eğitim Yapılan Ülkeler :
Ülke
İngilizceyle Eğitim Yapan Evrenkent Sayısı / Toplam Evrenkent Sayısı
Evrenkentlerde İngilizceyle Eğitim Gören Öğrenci Sayısı ile Yüzdesi
Nijerya
24 / 24
40.000 , %100
Kenya
5 / 5
40.000 , %100
Etiyopya
2 / 2
21.000 , %100
Gana
3 / 4
19.000 , % 99
Uganda
2 / 3
6.900 , % 97
Tanzanya
2 / 3
4.300 , % 53
Filipinler
23 / 55
230.000 , % 36
Hindistan
33 / 140
1.200.000 , % 19
Arnavutluk
1 / 4
1.700 , % 12
Pakistan
11 / 21
30.000 , % 11
Mısır
2 / 13
40.000 , % 5
Sudan
2 / 8
2.200 , % 4
Bangladeş
1 / 9
1.300 , % 2
Bulgaristan
2 / 17
2.900 , % 2
Macaristan
1 / 20
450 , % 0,4

Yukarıdaki bilgilerden de rahatça anlaşılacağı üzere yabancı dilde eğitim ile ülkenin kalkındığını söylemek akıl dışı, yanı sıra ülkelerin gelişmişliği ile anadilde yapılan eğitim ve ulusal bilinçlilik arasındaki bağlantı bir tesadüf olmasa gerek.


Bilişimde ulusallığı sağlamanın diğer bir önemli adımı da açık kaynaktır. Ülke olarak bilişimde kendimize ait tam bağımsız bir yol çizmek istiyorsak, bilim üretip ihraç etmek istiyorsak, dolayısıyla ülke geleceğini kendi arzularımız doğrultusunda yönetmek istiyorsak açık kaynağı destekleyip geliştirmek gerekmektedir.


Bilişim dünyasındaki yenilikleri yakından takip edersek, açık kaynağın bu dünyaya kazandırdıklarını rahatça görebiliriz. Açık kaynak para babalarının yönettiği ve ancak onların arzu ettiği kadarını öğrenebildiğimiz sadece kendi çıkarları doğrultusunda hareket edip bilişimin gelişmesini değil daha fazla para kazanmayı arzu eden zihniyete karşı olanca güçlüğe rağmen ayakta dimdik duran bilişimin özgür ruhudur.


Açık kaynağın ülkemizde gelişebilmesi ancak devletin bunun önemini kavrayıp tam anlamıyla destek olması ile olabilir.


Bilişimde ülke olarak tam bağımsızlığı yakalamanın ve üretip ihraç etmenin, dünyada bir yerlere gelebilmenin ilk adımı ulusal işletim dizgesine sahip olmak, tam dil desteği sağlamak, başkaları için yapılmış bizim için yamanmış şeyler yerine bize özgü olanı kullanmak ve geliştirmektir.


Devletin tüm birimlerini ulusal işletim dizgesi ile birbirine bağlaması, yazılım geliştiricilerin bu ortamda yazılım üretmelerini sağlaması gerekmekte. Devlet desteği ile yazılım alanında pek çok yeni oluşuma gitmek mümkün. Araştırma ve geliştirmeye önem verilirse ve bu alanlara kaynak sağlanırsa, devletin eğittiği insanlar değerlendirilebilirse ülke olarak iyi yerlere gelebiliriz. Bu saydığım şeylerin hiç birisi hayal ötesi şeyler değil. Zor olması başaramayacağımız anlamına gelmez. Bu saydıklarımın hayal ötesi olduğunu ve asla başarılamayacağını düşünen pek çok kişinin olduğunu biliyorum. Ancak Türk milleti çok daha zorlarını başarmıştır tarih boyunca. Bugün bunların artık başarılamayacağını savunanların olması çok yadırganacak bir şey değildir. Böyle insanlar her daim mevcuttu, şimdi de elbette böyle hastalıklı düşüncelere sıkça rastlıyoruz. Dün üzerinde güneş batmayan ülkenin himayesine girmenin bizim kurtuluşumuz olduğu savunanlar ile bugün eğitim dilinin İngilizce olması gerektiği ve ancak bu şekilde modern olabileceğimizi savunanlar arasındaki ortak yönleri yakalamamak ancak bir uyurgezerlik olabilir. Bakalım atamız ne demiş bu konuda, yer TBMM; tarih 6 Mart 1922:


"Efendiler! Avrupa'nın bütün ilerlemesine, yükselmesine ve medenileşmesine karşılık Türkiye tam tersine gerilemiş ve düşüş vadisine yuvarlanadurmuştur. Artık vaziyeti düzeltmek için mutlaka Avrupa'dan nasihat almak, bütün işleri Avrupa'nın emellerine göre yapmak, bütün dersleri Avrupa'dan almak gibi bir takım zihniyetler belirdi. Halbuki, hangi istiklal vardır ki ecnebilerin nasihatleriyle, ecnebilerin planlarıyla yükselebilsin?.. Tarih, böyle bir hadiseyi kaydetmemiştir!"


Türk öğretmen, Türk öğrenci ve yabancı dille anlatılan bir dersin Türk milletini bir yerlere getirebileceğine inananlar ancak bu orta oyununun bir parçası olabilirler. Yabancı dille eğitim bir öğretim yöntemi olmamakla birlikte öğrenciye hiç bir şey kazandırmamaktadır. Ayrıca yabancı dille okuma ve anlama hızı ana dile oranla çok düşüktür.


Bugün Arapça yazdığı için cebirin ve algoritmanın (Harzemli Yolu) babası Harzemli'nin nasıl Arap olduğunu sanıyorsak ve Türk olduğunu bilmiyorsak, yarın insanların çağdaşlaşmayı başka bir dilin kollarında arayan bilim adamlarımızın Amerikan ya da İngiliz olduğunu düşünmeleri pek olasılık dışı gözükmüyor.


Uluslararası Çocuk Dili Araştırmaları Derneği verilerine göre anadili en çabuk öğrenen çocuklar Türk çocukları. Bu noktada durup düşünmek gerek, niçin Türk çocukları çok daha çabuk öğreniyorlar dillerini. Türk çocuklarının dillerini çok çabuk öğrenmelerinin en temel sebebi Türkçe'nin matematiksel alt yapısı ile doğrudan akla hitap etmesi, akıcı ve zengin olması ile duygu, olgu ve düşünceleri rahatça ortaya koymaya son derece uygun olmasındandır.


Ülkemizde bilişim konusunu ele aldığımızda kişisel başarılardan ziyade ülkemizin dünya çapında başarılı olmasını istiyorsak, ülkemizin bu alandaki saygınlığının ve çekiciliğinin kabul edilebilir bir seviyeye gelmesini istiyorsak kendimize öncelikle ulusal bir yol haritası çizmeliyiz. Bu ulusal bilinçliliği sağlamanın ilk basamağı da Türkçe'ye önem verme ve onu özenli kullanmaktır. Bugün dünyanın küreselleştiğini ve artık bu düzene ayak uydurmak zorunda olduğumuzu söyleyen ya da söyleyecek pek çok kişi var. Üstelik Türkçe, ulusallık ve bilinç ile hiçbir bağlantı kuramayanların da olduğu şüphesiz bir gerçek. Böyleleri artık bu hayasızca akına dur deyip göğüs germiyor sadece kucak açıyorlar. Böyle düşünenlerin çokluğunu eğitimdeki bozulma sonucu ulusal egemenliğin tehdit altına girmesi ile bağdaştırabiliriz. Yabancı dilde eğitim ancak sömürge ülkelerde sürdürülürken ülkemizde yıllardır yabancı dilde eğitim için diretiliyor. Aslında her şey ortada ve aslında yapılabilecek pek çok şey var.


Atamızın akıllarda yer edip kulaklarımızda çınlayan sözlerini tekrar hatırlamakta fayda var. Hatırlamalı ki bu kutsal sözleri artık yapacak bir şey kalmadı diye sadece yakınıp hiçbir şey yapmayanlar azıcık olsun damarlarında akan kanın farkına varsın. Şöyle demiş atamız gençliğe hitabesinde :


"Cebren ve hile ile aziz vatanın bütün kaleleri zaptedilmiş, bütün tersanelerine girilmiş, bütün orduları dağıtılmış ve memleketin her köşesi bilfiil işgal edilmiş olabilir. Bütün bu şerâitten daha elîm ve daha vahim olmak üzere, memleketin dahilinde, iktidara sahip olanlar gaflet ve dalâlet ve hattâ hıyanet içinde bulunabilirler. Hattâ bu iktidar sahipleri, şahsî menfaatlerini, müstevlîlerin siyasi emelleriyle tevhid edebilirler. Millet, fakr ü zaruret içinde harap ve bîtap düşmüş olabilir."


Ülkemizin bilişim alanında daha iyi bir yere gelmesini, ürettiğimizi dışa pazarlamayı istiyorsak eğer, bunun için öncelikle Türkçe'nin bilişimdeki önemini kavramalı ve gerek eğitim kurumlarımızla gerek bilişim merkezlerimizle yetişecek bilim adamlarımızı bu yönde eğitip üretmeye yönlendirmeli. Bu bağlamda Türkçe bize özgü olanı üretmek için gerekli bilinci sağlayacak yegane şeydir. Bu konuda pek çok şey yapılabilir. Yazılım geliştiriciler daha sorumlu davranıp dilimizi düzgün bir biçimde uygulamalarına aktarabilirler. Bilişim yazarları daha anlaşılır olma ve hatırda kalma açısından Türkçe sözcükleri kullanabilirler kitaplarında, akıcılığı sağlamak için yazım kurallarına dikkat edebilirler. Hiç bir şey yapmasalar dahi dilimizi düzgün bir biçimde kullanarak ulaştıkları insanları etkileyip Türkçe'nin bilim dili olma özelliğine katkıda bulunabilirler.


Tüm kalelerimiz teker teker düşmeden bir şeyler yapmalı. Çünkü yarın çok geç olabilir...


Kaynakça
· Prof. Dr. Aydın Köksal - "Yabancı Dili İyi Öğretebilmek, Orta ve Yükseköğretimi Nitelikli Kılmak İçin"
· Ahmet Okar - "Türkçe'nin Matematiği"
· Klann Delius : (10. Uluslararası Çocuk Dili Araştırmaları Derneği Toplantısı,Berlin)
· The Word of Learning 1998, 48th Ed., Europa Publications, London�dan aktaran: Ümit Şenesen, �Başka Ülkelerde İngiliz Dilinde Öğretim�. Bütün Dünya 2000, sayı: 2001/04, Nisan 2001, Başkent Üniversitesi, Ankara, s. 30-33
.





Semih YAĞCIOĞLU
Kaynak:
[Bu Linki Görüntüleyebilmeniz İçin Üye Olmanız Gerekiyor. Üye Olmak İçn Tıklayınız]
Bu konu yada mesaj "www.turkishajan.com" sitesine aittir.
mecnun_bey isimli Üye şimdilik offline konumundadır Alıntı ile Cevapla
Alt 15 Mart 2009   #52 (permalink)
mecnun_bey - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
  • Tuğgeneral
  • Üyelik tarihi: 12 Ocak 2009
  • Mesajlar: 4.884
  • Konular: 2760
  • Ettiği Teşekkür: 478
    616 Mesajında 1.324 Kez Teşekkür Aldı
Standart

Cevap: Türk Dili

Cevap: Türk Dili

Yabancı Dilde Eğitimde Amerikan Parmağı ve Ötesi

27 Aralık 1949’da Türkiye ve ABD hükümetleri arasında “Eğitim Komisyonu” kurulması hakkında ikili anlaşma imzalanmıştır. O gün, Milli Eğitim Bakanlığı’nda 4 Türk, 4 Amerikalı 8 kişiden oluşan ve Türk milli eğitimine yön verecek olan bu heyet MEB’de bugüne kadar varlığını devam ettirmiştir.

Türkiye’de 16 üniversitemizde tümüyle İngilizce, 1 üniversitemizde tümüyle Fransızca öğretim yapılıyor. Birkaç bölümü dışında öğretim dili İngilizce olan üniversite sayısı çok fazla. Bunların da bilim adına yapıldığını söyleyen ve ne yazıktır ki buna inanan kitlenin miktarı az değildir.


Üniversitelerinden En Az Birinde Yalnız İngilizce Eğitim Yapılan Ülkeler:



Kaynak: The Word of Learning 1998, 48th Ed., Europa Publications, London’dan aktaran: Ümit Şenesen, “Başka Ülkelerde İngiliz Dilinde Öğretim”. Bütün Dünya 2000, sayı: 2001/04, Nisan 2001, Başkent Üniversitesi, Ankara, s. 30-33.


KENDİ ÜLKEMİZDE KENDİMİZE YABANCI YETİŞTİRİLİYORUZ!


Kaynak: [Bu Linki Görüntüleyebilmeniz İçin Üye Olmanız Gerekiyor. Üye Olmak İçn Tıklayınız]
Bu konu yada mesaj "www.turkishajan.com" sitesine aittir.
mecnun_bey isimli Üye şimdilik offline konumundadır Alıntı ile Cevapla
Alt 15 Mart 2009   #53 (permalink)
mecnun_bey - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
  • Tuğgeneral
  • Üyelik tarihi: 12 Ocak 2009
  • Mesajlar: 4.884
  • Konular: 2760
  • Ettiği Teşekkür: 478
    616 Mesajında 1.324 Kez Teşekkür Aldı
Standart

Cevap: Türk Dili

Cevap: Türk Dili

Yabancı dille Eğitimden Caymak Zorundayız


Yabancı dili İyi Öğretebilmek, Orta ve Yükseköğretimi Nitelikli Kılmak İçin Yabancı dille Eğitimden Caymak Zorundayız!
Prof. Dr. Aydın KÖKSAL
Durum:
1. Çocuklarımıza ve gençlerimize okullarımızda iyi düzeyde en az bir yabancı dil öğretmek zorundayız.

2. Oysa, çağdaş öğretim yöntemlerini iyi uygulayamadığımızdan, bunu başaramadığımız gibi, bütün öteki konularda da nitelikli bir öğretim düzenini yerleştirebilmiş değiliz.
Yabancı dille eğitimin öğrenciler bakımından yarattığı sorunlar şunlardır:

3. Yabancı dille eğitim yöntemiyle, gençlerimiz ne fizik, kimya, matematik, biyoloji gibi temel bilimleri, ne de yabancı dili öğrenebilmektedirler.

4. Matematik dersinde öğretebildiğimiz yabancı dil birikimi (örneğin sözcük sayısı), doğrudan yabancı dil dersinde öğretmemiz gerekenin 1/30’unu geçmemektedir. Çünkü yabancı dille eğitim, bir yabancı dil öğretme yöntemi değildir.

5. Yabancı dille eğitimde, öğrencinin öğrenme isteğini, bilime ilgisini ve kendine güvenini yitirmesine; toplumsal düzeyde ise ulusuna, devletine, ana diline, kültürüne olan güvenini ve bağlılığını yitirmesine yol açmaktayız.

6. Piaget’e göre, çocuğun bilişsel gelişmesi (çevresini, doğayı tanıması) ile dilsel gelişmesi, dil yetisini kullanarak kavramlarla sözcükler ve dil arasındaki bağlantıyı kurarak konuşmayı öğrenmesi, koşut olarak gelişen süreçlerdir. Ana dilinin ayrıcalığı kavramı bunun doğal bir sonucudur.

7. Çocuğun bilişsel gelişmesini gerçekleştirdiği dile ana dili denmesinin nedeni, çocuğun bu süreci genellikle “anasının kucağında” onunla birlikte yaşamasındandır. Çocuk bunu babasının ya da bir dadının, bir yabancının “kucağında” yaşarsa, onun ana dili kuşkusuz babanın ya da bu yabancının dili olur. Bu, genetik değil, kültürel bir olgudur.

8. Ana dilinin sesbirimleri, sözcükleri ve sözdizimiyle, nesneleri, kavramları, ilişkileri ve temel değer yargılarını bir kez dile getirerek oluşturan, böylece kimliğini ve ana dili bilincini edinen çocuk, bundan sonra, bütün kavrayış ve düşünce yeteneğini, yaratıcılığını yaşamı boyunca bu temeller üzerinde, ana dilinin seslerine, sözcüklerine ve kavramlar dizgesine göre tanıyarak, bunlara yaslanarak geliştirir.

9. İsviçreli Albert Schweitzer, Türk felsefeci Prof. Dr. Nermi Uygur gibi birçok bilimci ve sanatçının, “hiç kimsenin birden çok ana dilinin olamayacağı” doğrultusundaki tanıklıklarını biliyoruz.

10. Kanada, İsviçre, Belçika, Hindistan, ABD gibi çokdilli uluslarda bile, her bireyin yalnızca bir ana dili olduğunu, hem bu tanıklıklardan, hem de davranışbilimcilerin, insanbilimcilerin çalışmalarından öğreniyoruz.

11. Uluslaşma süreci içinde, kimi toplumların ana dilleri, kurdukları devletlerin anayasalarında “ulusal dil” olarak tanımlanmıştır. Ana dili gibi ulusal dilin de tecimsel (ticari), siyasal, yazınsal, kültürel bir önemi ve ayrıcalığı vardır. Bu önem ve ayrıcalık, ana dili gibi ulusal dilin de yabancı dilden ayırt edilmesini gerektirir.

12. Ana dili adını verdiğimiz ilk dilin çok iyi öğrenilmesi, ileride bu kişinin istediği yabancı dili de çok iyi öğrenebilmesi için bilişsel temeli, kültürel altyapıyı sağlar; ana dilini iyice öğrenememiş bir kişi, başka hiçbir dili iyice öğrenemez. Almanya’da Eğitim Bakanlığı’nın “Çocuklarınızın ana dilleri Türkçeyi iyice öğrenmelerine önem veriniz.” diye betikçeler (elkitapçıkları) hazırlatması; ikidilli Kanada’da ilkokuldaki kızlarının topluma daha kolay uyum sağlayabilmesi için ne yapmaları gerektiğini soran Türk ana babaya, öğretmenlerin, “Ona ilkin ana dilini çok iyi öğretin.” demeleri ve bu doğrultuda broşürler yayımlamaları bundandır.

13. Yabancı dilde okuma ve anlama hızı, ana dile göre çok daha yavaştır. Yabancı dille eğitim görmekte olan öğrencilerde bu hız, ana diline göre 3-5, giderek 6-8 kat daha yavaş olabilmektedir. Bir öğrenci için bu yavaşlık, onun bütün öğrenme isteğini ortadan kaldıran bir işkenceye dönüşebilmektedir.

14. Türk öğretmenin Türk öğrencilere, İngilizce konuşarak fizik öğretmeye çalışması, sınıfı, gerçeküstü saçma bir kara güldürünün oynandığı bir tiyatroya dönüştürmektedir. Bu durumda, öğretmenin dersi anlatmadaki başarımı (performansı) da, öğrencinin anlamadaki başarımı da her birinin yeteneklerinin ancak bir bölümüyle gerçekleşebilir. Bu başarımın (performansın) %70’şer olması durumunda öğretimde toplam başarım yarıya, %50’şer olduğundaysa dörtte bire düşmektedir (0,5 x 0,5 = 0,25). Bu yüzden birçok okulda, İngilizce başlayan ders, yasak savar gibi bir süre yabancı dilde anlatıldıktan sonra, bir soru yüzünden ya da başka bir nedenle iletişim Türkçeye kayar kaymaz, bütün öğrencilerin “uyandıkları” gözlenmekte; ders, ancak o zaman başlamış olmaktadır.

15. Türkçeyle eğitim gören Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi (SBF) öğrencileri ile İngilizce eğitim gören ODTÜ öğrencileri üzerinde yapılan bir çalışmada, ana dilinde anlama ve anlatım yetenekleri üniversiteye girişte SBF öğrencilerinden daha yüksek ODTÜ öğrencilerinin, son sınıfta, anlama, anlatma yeteneklerinin (demek ki yaratıcılıklarının), SBF öğrencilerinin gerisine düştüğü; giderek lise bitirme aşamasındaki yeteneklerinin gerilediği saptanmış; bu araştırmanın ilk verileri 2003’te iki ayrı bilimsel toplantıda açıklanmıştır.

16. Sonuç olarak, yabancı dille eğitimin, en değerli gençlerimizi ezberciliğe yönelten, dolayısıyla onları bilimden soğutan, anlayış, anlatım ve yaratıcılıklarının gelişmesini baltalayan, sağlam meslek bilgileri edinmelerini engelleyen, yabancı dili de üstünkörü bir düzeyde öğrenmelerine ancak yeten çok yanlış bir yöntem olduğu açık seçik ortadadır. Bu öğrencilerimizden birçoğu da yabancı dille eğitim düzeninde gördükleri baskı, kurslarla, özel öğretmenlerle günde 2-3 vardiya çalışma zorunluğu nedeniyle oyun, spor, dinlenme, arkadaşlık ve toplumsal ilişkiye zaman bırakmayan bir yaşamın çıkmazında, ruhsal dengelerini yitirmekte, bunalımlar geçirmekte, yaşam boyu başarısızlıklara sürüklenmektedirler. UNESCO’ya göre insan haklarının en başta gelenlerinden biri ana dilinde eğitim hakkıdır.

Yabancı dille eğitimin yol açacağı toplumsal sakıncalar şunlardır:

17. Yabancı dille eğitim uzun dönemde Türk ulusunun gelişmesinde ve bağımsız varlığını sürdürme istencinde (iradesinde), ulus olma bilincinde onarılmaz yaralar açacaktır. Bugün bir bilim ve eğitim-öğretim dili olan Türkçe de önemini yitirecek, giderek sönecektir.

18. Atatürk, 3 Mart 1924’te, Cumhuriyet’in ilk aylarında, Öğretimin Birleştirilmesi Yasası’nı (Tevhid-i Tedrisat Kanunu) çıkarmış, birkaç okul dışında, yabancı dille eğitimi yasaklamıştır. Bütün bireylerimizce paylaşılan yurttaşlık bilinci, halkçı aydınlanma, uluslaşma, bugün de yürürlükte olan bu yasayla sağlanmıştır.

Anayasamıza göre de resmi dilimiz Türkçedir.

19. Bilişim ve bilgisayar mühendisliği gibi yüksek teknikbilimin (teknolojinin) en hızlı gelişen yeni bir bilim ve uygulama alanında bile, bilgi işlem, yazılım, bilişim, bilgisayar, iletişim, işletim dizgesi (sistemi), veri tabanı, çevrimiçi/çevrimdışı, uç, imleç gibi üç binin üzerinde bilim sözünü Türkçe kök ve eklerden türetmeyi ve 30 yıllık bir dönemde ilkin doktoralı öğretim üyelerimizi, onların eliyle de bilgisayar mühendisliği, bilişim, yazılım alanlarında en ileri düzeydeki mühendislerimizi, Türkçeyle yetiştirmeyi başarmış olmamıza karşın, Türkçenin bilim dili olarak yetersizliğinden söz etmek, ancak Türkiye’nin bağımsızlığına, Türkçenin varlığına son vermek isteyebilecek yabancı bir gücün Türkiye’yi zorla ele geçirdiğinde uygulayabileceği bir siyasal davranış örneğidir ya da buna eşdeğer bir şaşkınlık ve uyurgezerliktir. Atatürk’ün belleklerimizden silinmeyen deyişiyle “gaflet, dalalet ve hatta hıyanet”tir.

20. Ana dilinin yetersiz olduğunu düşünen bir kişinin, yabancı bir kültürün özelliklerinin ve değer yargılarının kendi ulusununkilerden üstün olduğu düşüncesine kapılması olasılığı, kaçınılmaz bir sonuç olarak karşımızdadır.

21. Amerikalı olarak doğmadığına üzülen, abecemizdeki ç, ğ, ı, ş, ö, ü gibi Türkçe imcelerden (harflerden) iğrendiğini söyleyebilen, yabancılarla kişiliksiz çizgide işbirliğine ya da beyin göçüne yatkın yurttaşlar yetiştirmek, ulusal dille eğitim yapılan bağımsız bir ülkede pek öyle sıkça karşılaşılabilecek durumlar değildir.

22. Biz bu yanlışı geçmişimizde de yaşadık ve yok olmanın eşiğinden döndük. Atatürk’ün Türkçeyi eğitim-öğretim dili olarak benimseyen ulusalcı, halkçı, aydınlanma devrimi kurtuluşumuzun da, uluslaşmamızın da temel direği olmuştur.
Osmanlı İmparatorluğu’nun çöktüğü 20. yüzyılın başlarında Asya Türkiyesinde 69 Fransız, 140 Amerikan okulu bulunmaktaydı. Dağılım şöyleydi:

Fransız Okulları:
Adana (1), Amasya (4), Diyarbakır (2), Filistin (7), Harput (5), Havran (4), Kadıköy (1), Kayseri (1), Lübnan (28), Malatya (3), Mardin (1), Mersin (1), Samsun (1), Sivas (1), Suriye (3), Tokat (1), Trabzon (1), Şebinkarahisar (2), Urfa (1).

Amerikan Okulları:
Adana (1), Adapazarı (3), Amasya (10), Amman (20), Ankara (4), Antep (1), Biga (1), Bitlis (2), Boğazlıyan (1), Bursa (3), Dersim (2), Diyarbakır (3), Ergani (2), Ertuğrul (2), Erzurum (1), Geyve (1), Harput (9), İzmir (2), İzmit (2), Malatya (1), Manisa (1), Maraş (2), Mardin (3), Mersin (1), Muş (2), Sivas (20), Siirt (3), Sungurlu (1), Suriye (27), Şebinkarahisar (1), Talas (1), Tarsus (2), Tokat (1), Urfa (1), Van (2), Yozgat (2).

23. Yabancı dille eğitim sorununun bugün tartışılmakta olması bile, en az 200 yıldır yaşadığımız, Atatürk’le kesin bir biçimde sonuçlandırdığımızı düşündüğümüz uluslaşma sürecimizi bugün henüz bitirmediğimizi göstermektedir.

24. Yeryüzünde, eski ve yeni sömürgeler dışında, yabancı dille eğitimi amaçlayarak bunu uygulamayı sürdüren, bugün gerçekten bağımsız hiçbir ülke yoktur. Üniversitelerinde İngilizce eğitim yapan ülkelerdeki durum aşağıda özetlenmiştir.

Kaynak: The Word of Learning 1998, 48th Ed., Europa Publications, London’dan aktaran: Ümit Şenesen, “Başka Ülkelerde İngiliz dilinde Öğretim”. Bütün Dünya 2000, sayı: 2001/04, Nisan 2001, Başkent Üniversitesi, Ankara, s. 30-33.

25. Bir ülkede gelecekte hangi dilin yaşayacağı, o ülkede siyasal bakımdan hangi ulusun egemen olduğuna göre değil, okullarda hangi dille eğitim yapıldığına göre belirir. Bunun güzel bir örneği geçmişte Galya/Fransa’da yaşanmıştır. Kelt kökenli Galyalıların dili Galce bugün ölü bir dildir. Çünkü İ.Ö 50’de Romalıların Galya’ya girmelerinden sonra, yenilen halkın seçkinleri çocuklarını Romalıların okullarına, Latinceyle eğitim görmeye yollamışlardır. Sonra 486-534’te Galya’yı ele geçiren Franklar da, Latince eğitim yapılan bu Roma okullarına dokunmamışlar; bu kez yenenlerin dili Frankça da, 600 yıl önceki Galce gibi ölmüştür.

Demek ki yabancı dille eğitim karşısında, uzun dönemde ne yenilen, ne de yenen halkın dili yok olmaktan kurtulamamıştır. Bu aşamada, halkın, çocuklarının, Roma okullarında yabancı dille eğitim yöntemiyle öğrenebildiği çok bozuk Latincenin 842-1000 yıllarından başlayarak oluşturduğu “bayağı halk dilinin” 1789 Devrimi’nde okullarda eğitim dili olarak kullanılmaya başlamasıyla da bugünkü uygarlık dili Fransızca ortaya çıkmıştır. Galce ve Frankçadan günümüze yalnızca birkaç yüz sözcük kalmıştır. Gelecekte yaşayan dil, gerçekten, hep eğitimin yapıldığı dil olmuştur. Okullarda eğitim dili olarak kullanılmayan dillerin hepsi ölmüş, gündelik yaşamda bir süre konuşulsa da, değişik çağlarda Galce, Frankça, Latince sonuç olarak yeryüzünden silinmiştir.

İrlanda, Galler ve İskoçya’da Galcenin (Irish, Welsh, Gaelic) yok oluşu ise, bu kez başka bir yabancı dille (İngilizceyle) eğitim yönteminin uygulanmasıyla gerçekleşmiştir.

Türklerin bir kolu olan Bulgarların anadillerini unutarak İslavlaşması da, Tatarların önemli bir bölümünün Ruslaşması da büyük ölçüde yabancı dille eğitim uygulamasıyla gerçekleşmiştir.

26. Eğitim dili olarak kullanılmayan Türkçenin de çağdaş tekniğin ve bilimin gerektirdiği yeni kavramlara Türkçe karşılıklar türetemeyeceğinden, zamanla, tıpkı Osmanlıca döneminde olduğu gibi, bugünkü yetkin durumundan geriye sürüklenmesi, terimlerden yoksun kalacak dilimizin git gide ulusal dil olarak yönetimde de, gündelik yaşamda da kullanımdan düşmesi, kaçınılmaz bir sonuçtur. Bugün anadilleri Türkçeyi küçümseyerek yalnızca İngilizce yayın yapan bilimcilerimizin, tıpkı Arapça yazan İbni Sina’nın ve Harezmli’nin Arap; Farça yazan Mevlana’nın İranlı sayılmaları gibi, gelecekte Amerikalı sayılacakları besbellidir.

27. Yüksek Öğretim Kurulu’nun akademik yükselmeler için öngördüğü puanlama yöntemi yabancı dille savyazıya (makaleye) en yüksek puanı verirken, Türkçe özgün betiğe (kitaba) en düşük düzeyde bir puan vermektedir. Böylece, “Türkçe kaynak olmadığı için yabancı dille eğitim” gibi sözde bir gerekçe de, uzun dönemde Türkçeyi yok edecek bu kısır döngüyle -kandırmaca yöntemiyle- yaratılmış olmaktadır.

Sonuç Olarak :

28. Yabancı dille eğitim, bugünden, hem öğrencilerimizin, hem öğretmenlerimizin başarılarını engelleyen, hem de uzun dönemde Türkçenin bilim dili olarak gerilemesine, ulusal dil niteliğini yavaş yavaş yitirmesine neden olacak çok sakıncalı bir yoldur. Bu gidişle, Türkiye’nin ana dili ve yurttaşlık bilincinden yoksun, kendi bireysel özüne, ulusuna, ekinine güven duymayan, ezik, yabancılara özenen gelecek kuşakları, küreselleşme ortamında yabancı devletlerin ve çokuluslu şirketlerin işbirlikçiliğine kolayca sürüklenecekler; siyasal ve ekonomik bağımsızlığın güvencesi olamayacaklardır.

29. Çünkü uluslaşma da, aydınlanma da, yeniden doğuş da bütün uluslar için, çağlar boyunca hep anadille eğitim aracılığıyla gerçekleşmiş, bunun tersi, hiçbir zaman hiçbir ülkede görülmemiştir.

30. Seçkinci yönetici sınıfları yadsıyan Türk halkçı aydınlanmasının ve Türk ulusal devriminin önderi Atatürk’ün yolundan daha uzun süre sapmaya, onun kurduğu Cumhuriyeti emanet ettiği biz her yaştan Türk gençleri izin vermeyeceğiz.

Kaynaklar :
1. Yabancı dille Öğretim: Türkiye’nin Büyük Yanılgısı, Aydın Köksal, Öğretmen Dünyası, İkinci Baskı: Eylül 2002 (Mayıs 2000), 217 sayfa. (Öğretmen Dünyası, Sakarya c., SSK İşhanı, A Blok, 8. Kat, 511-512, Kızılay/Ankara; Tel: (312) 433 12 83).

2. “Türkiye’nin Önündeki En Büyük Engel: Yabancı dille Öğretim”, dil, Kültür ve Çağdaşlaşma, Ed. Bahattin Yediyıldız, dil, Kültür ve Çağdaşlaşma Sempozyumu, 7-8 Kasım 2002, Hacettepe Üniversitesi Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Enstitüsü, Ankara, 2003 s. 329-352.

3. dil ile Ekin, Günlenmiş İkinci Yayım 2003, Aydın Köksal, Toroslu Kitaplığı, Kasım 2003, 376 sayfa. (Tel: (212) 251 30 95.

4. Talk to Your Child in Your First Language for Success in School, First Words, Premiers Mots, Ottowa - Carleton District School Board, Funded by the Government of Ontario, Canada.

5. Yabancı dil Öğretmenin Yolu, Aydın Köksal, dil Derneği, 2004, Ankara.

* Prof. Dr. Aydın Köksal, dil Derneği Yabancı dille Öğretim Yarkurulu Başkanı ve Türkiye Bilişim Derneği Onursal Başkanı’dır.
Bu konu yada mesaj "www.turkishajan.com" sitesine aittir.
mecnun_bey isimli Üye şimdilik offline konumundadır Alıntı ile Cevapla
Alt 15 Mart 2009   #54 (permalink)
mecnun_bey - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
  • Tuğgeneral
  • Üyelik tarihi: 12 Ocak 2009
  • Mesajlar: 4.884
  • Konular: 2760
  • Ettiği Teşekkür: 478
    616 Mesajında 1.324 Kez Teşekkür Aldı
Standart

Cevap: Türk Dili

Cevap: Türk Dili

TDK Başkanı Halûk Akalın: Yabancı Dilde Eğitim Yanlış Bir Uygulamadır
(1. Bölüm)
(TDK Başkanı, Prof. Dr. Şükrü Halûk Akalın ile yapılmış bir söyleşinin tam metni...)

Taner Ünal: Sayın Başkanım, Atatürk'ün kurduğu, toplantılarına başkanlık ettiği, ölümüne kadar yoğun bir şekilde mesai harcadığı bir kuruluşun başkanı ile sohbet etmemiz bizler için büyük bir onur. Bizi kabul ettiğiniz için, Türkeli ailesi ve okurları adına teşekkür ederiz.

Prof. Dr. Şükrü Halûk Akalın: Ben de Türkeli dergisini ilgiyle ve heyecanla okuyorum. Türk dilinin sorunlarına değinilmesi, Türk diline emeği geçmiş değerli bilim ve düşünce adamlarına yer verilmesi dolayısıyla Kurumumuz adına size teşekkür ediyorum.

Taner Ünal: Sayın Başkanım, isterseniz okurlarımızın istekleri doğrultusunda önce Kurum hakkında sizin ağzınızdan bilgi sahibi olarak sohbetimize başlayalım.

Prof. Dr. Şükrü Halûk Akalın: Türk Dil Kurumu 12 Temmuz 1932 günü Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusu ulu önder Atatürk'ün talimatları doğrultusunda kurulmuştur. Kurumun kurucu başkanı Samih Rıfat, Çanakkale milletvekiliydi. Kurucu üyeler de hepsi milletvekili olan edebiyatımızın tanınmış şair ve yazarlarından Yakup Kadri, Ruşen Eşref ve Celâl Sahir idi. TDK'nin kuruluşuyla birlikte yine Atatürk'ün talimatları doğrultusunda Birinci Türk Dil Kurultayı'nın toplanması için çalışmalar başladı. Atatürk'ün dil konusuna verdiği önemi görmek için biraz daha gerilere gitmek gerekiyor.

İkinci Meşrutiyet öncesinde Mustafa Kemal, genç bir subayken, Selanik'te Bulgar doğu bilimcisi İ. Manolof'a Arap yazısının batı kültürüne girmemize engel olduğunu, bunun için Lâtin yazısına geçilmesi gerektiğini söylemiştir.

Cumhuriyetin ilânıyla birlikte Atatürk, Türkiye Cumhuriyeti'nin kültür temelleri üzerinde yükseleceğini Türkiye Cumhuriyeti'nin temeli kültürdür sözüyle belirtmiştir. Bu düşünceyi Ulu Önder'in Onuncu Yıl Nutku'nda "Az zamanda çok büyük işler yaptık. Bu işlerin en büyüğü, temeli Türk kahramanlığı ve yüksek Türk kültürü olan, Türkiye Cumhuriyetidir." sözüyle de tekrarladığını görüyoruz. Atatürk, Cumhuriyetimizin kültür temellerine dayandığını özellikle vurgulamıştır. Bu düşüncenin bir harekete dönüşmesini ilk olarak 1924'te, Kurtuluş Savaşı'ndan yeni çıktığımız, Cumhuriyet'in henüz bir yaşında olduğu günlerde kıt bütçeden önemli bir miktarda kaynak ayırıp İstanbul Üniversitesinde Türkiyat Enstitüsünü kurdurmuştur.

Atatürk, Köprülüzade Fuat Beye "Türk dili, Türk tarihi, Türk kültürü üzerine araştırmalar yapmak üzere İstanbul Dârülfünununa bağlı bir Türkiyat Enstitüsü kurunuz…" diyerek talimat vermiştir. Böylece, Cumhuriyet'in kuruluşundan hemen sonra Türk kültürü üzerinde çalışmalar başlamıştır. Ancak, bu çalışmaların başkent Ankara'da da yürütülmesi, hatta Ankara'nın bu çalışmalara başkentlik etmesi düşüncesiyle Atatürk 1931 yılında Türk Tarihi Tetkik Cemiyetinin kuruluşuna öncülük edecektir. 1932'de toplanan Türk Tarih Kurultayı'nda, tarih çalışmalarının yanı sıra, hatta ondan da önce Türk dili üzerine çalışmalar, araştırmalar yapılması gereği ortaya çıkmıştı. Kurultay'ın son gününde, 11 Temmuz 1932 günü akşam yemeğinde Atatürk, Türk Tarihi Tetkik Cemiyetine bir de kardeş dil cemiyeti kurulması gerektiğini söyleyerek bu yoldaki talimatını vermiştir. Bunun üzerine 12 Temmuz 1932 günü, Türk Dili Tetkik Cemiyeti kurulur.

Cemiyetin kuruluşunun hemen ardından Atatürk, Eylül ayında bir kurultay toplanması talimatını da vermiştir. Gazeteler aracılığıyla 26 Eylül 1932 günü Birinci Türk Dili Kurultayı'nın toplanacağı kamuoyuna açıklanmıştır.

Taner Ünal: Sayın Başkanım, kabul buyurursanız bu tarihten 8-10 sene daha öncesine gidelim ve Türk harf İnkılâbı'nın gelişim safhalarını sizden dinleyelim. Biliyorsunuz, Türk Türk Yazı devriminin gelişim safhalarında Atatürk'ü ön planda görmemekle birlikte Meclise verilen birtakım önergeleri desteklediğini görüyoruz. Meselâ Tunalı Hilmi Bey'in 26 Ağustos 1923 tarihinde dil konusunda verdiği bir önerge var.

Prof. Dr. Şükrü Halûk Akalın: Sizin de belirttiğiniz gibi, genç Türkiye Cumhuriyeti'nde Türkçe konusunda ilk girişimde bulunan kişilerdendir Tunalı Hilmi Bey… Türkiye Cumhuriyeti'nde dil konusuna ilişkin yasa teklifi hazırlayan ilk kişidir. Türkiye Büyük Millet Meclisine 26 Ağustos 1923 günü Türkçe Kanun Teklifi vermiştir. Bu teklifte Türk dilinin yabancı kökenli sözlerden arındırılması, Türkçe sözlerin kullanılması, bunun için gerekli kurulların oluşturulması, uygulamanın başlatılması; eğitimde, kamu kurum ve kuruluşlarında yabancı sözlerin kullanılmaması gibi hususlar yer alıyordu. Türkçenin bütün milletçe anlaşılır biçimde kullanılması amaçlanmıştı. Aydının başka, halkın başka konuştuğu, yazdığı Türkçenin özüne döndürülmesi amaçlanıyordu. Ancak bu girişim sonuçsuz kaldı.

Taner Ünal: Halide Edip, Türk'ün Ateşle İmtihanı isimli kitabında Mustafa Kemal'in kafası, daha zafer günlerinden beri Arap harflerinden ayrılmak ve Türk yazısının karakteri bakımından Latin harflerini kabul etmek imkânından bahsetmiştir. Ancak bu konuda kamuoyunun meseleyi idrak etmesini beklemiştir. Yine Ahmet Cevat Emre'nin İki Neslin Tarihi isimli kitabında aktardığı şekilde, Hüseyin Cahit Yalçın'ın 1923 yılında "Latin harflerini kabul ettiriniz." şeklindeki önerisine "Ben bu konuyu çocukluğumdan beri düşünmüş adamım." demekle birlikte bu öneriye destek vermemiştir Atatürk Bu isteksizliğinin sebebini daha sonraki yıllarda, Falih Rıfkı Atay'a: "Hüseyin Cahit bana vakitsiz bir iş yaptırmak istiyordu. Yazı İnkîlabı'nın daha zamanı gelmemişti." diye açıklamış, el altından destekleyerek, oldukça hassas olan bu konuda desteğini açıktan vermemiş, bilim ve fikir adamlarının konuyu serbest bir şekilde tartışmalarını beklemiştir.

Biliyorsunuz, Latin alfabesinin kabulü konusundaki ilk teşebbüsler 1923'te başlamıştı. İzmir'de düzenlenen İktisat Kongresi'nde, Ali Nazmi bir arkadaşıyla, Latin harflerinin kabulü konusunda öneri verdiklerinde, tepki ile karşılanmıştı. Bu öneriyle, alfabe ve imlâ sorunu yeniden canlanmış oldu. Kılıçzade Hakkı, İçtihat dergisinde yayımladığı yazılarda şöyle diyordu "Biz yalnız Müslüman mıyız? Yoksa hem Türk, hem Müslüman mıyız? Eğer biz yalnız Müslüman isek, bize Arap harfleri ve Arap dili lâzımdır ve ilim olarak Kur'an yetişir. Bunun yanında milliyet ve hâkimiyet kavgaları ve davaları yoktur ve olamaz. Eğer Türk isek, bir Türk harsına (Türk kültürüne) muhtacız. Bu hars (kültür) hareketi ise her şeyden evvel dilimizden başlayacaktır." Hüseyin Cahit de Resimli Gazete'nin 22 Eylül 1923 tarihli nüshasında çıkan Latin harfleri başlıklı yazısında "Memleketin her tarafının derin bir cehalet karanlığı içinde midir? Memlekette okuyup yazmak bilenler, dünya ve vatan işlerine alâkadar olanlar hiç mesabesinde midir? Gazete bile okunamayan bir memlekette ilmî ve edebî eserlerin ne kadar rağbet göreceği pek kolay tahmin edilebilir. Biz memlekette ümmîliği azaltamıyoruz. Çünkü, harflerimiz buna mânidir.

Çocuklarımız mekteplerde üç sene, dört sene çalıştıktan sonra da doğru okuyamazlar. Çocuklarımız değil, hiçbirimiz her kelimeyi doğru telâffuz ettiğimizi iddia edemeyiz. Böyle lisan (dil), böyle tahsil olur mu? Bir köylü çocuğu senelerce mektebe (okula) gidip de hiçbir şey öğrenemezse niçin vakit kaybetsin.... Gazeteler okunamıyor, kitaplar okunamıyor, basılmıyor. Bizi şimdiki harflere rapteden (bağlayan) şey nedir? Bu harfleri kullanmak için hiçbir mecburiyet-i dinîye yoktur. Millî harflerimiz de değildir. Bu hâlde Latin harflerini kabul ederek bir an içinde herkese okuyup yazma öğretmek suretiyle elde edebileceğimiz namütenahi (sonsuz) faydaları neden istihfaf ediyoruz?" diyordu.

1924 yılında Tevhid-i Tedrisat (Öğretim Birliği) Yasası kabul edildikten sonra, Türkiye Büyük Millet Meclisinde ele alınan önemli bir konu dil ve alfabe sorunuydu. 25 Şubat 1924 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisi kürsüsünde bu konuya İzmir Mebusu Şükrü Saraçoğlu da değinmişti. Bütçe görüşmeleri sırasında söz alan Şükrü Saraçoğlu, eğitim ile ilgili bütçeye gelindiğinde "Bu kadar büyük fedakârlıklar yapıldığı hâlde halkın hâlâ okuyup yazma bilmediğini" söylemiştir. Yazı değişikliği çalışmalarının nasıl yapıldığı konusunda bilgi verebilir misiniz?

Prof. Dr. Şükrü Halûk Akalın: Atatürk'ün kültür hayatımızla ilgili en büyük atılımı Yazı Devrimi'dir. Sizin de belirttiğiniz gibi yazı konusu Osmanlı devletinde gündeme gelmişti. Arap kökenli yazının Türkçeyi karşılamadaki yetersizliği 1860'lı yıllarda tartışılmaya başlanmıştır. Tarihçesine baktığınızda bu başlı başına bir araştırma konusu aslında.

Taner Ünal: Namık Kemal'in bu konuda muhtelif yazışmaları ve çalışmaları var.

Prof. Dr. Şükrü Halûk Akalın: Elbette… Ancak, konuyu ilk gündeme getirenlerden biri Münif Paşadır. Ondan sonra da Mirza Feth Ali Ahundzade, Azerbaycan'dan İstanbul'a gelip Osmanlı alfabesinin, yani Arap kökenli alfabenin düzenlenmesi, Türkçeye uygun hâle getirilmesi konusunda girişimlerde bulunmuştur. Bu girişimden sonra Ahundzade tamamen Latin alfabesine geçilmesi düşüncesini işlemiştir.

Taner Ünal: Arap harfleri ile kitap basımı da önemli bir sorun teşkil etmiyor muydu?

Prof. Dr. Şükrü Halûk Akalın: Bir gazetenin, bir derginin basılabilmesi için en az 500-600 hurufata ihtiyaç olması, önemli bir sorundur. Çünkü Arap alfabesinin harflerinin başta, ortada, sonda yazılışları farklıdır. Meselâ, he harfi hem /h/ sesini hem de /e/ sesini karşılıyordu. Sözlerin içerisinde /h/ sesini karşıladığı zaman farklı, /e/ sesini karşıladığı zaman farklı biçimde yazılıyordu. Türkçedeki /s/ sesi için üç, /z/ sesi için de dört ayrı harf vardı. Türkçe sözlerdeki /z/ sesi tek bir harfle yazılıyordu ama Arapça sözlerdeki /z/ sesinin dört harften hangisiyle yazıldığını bilmek gerekiyordu. harflerin bazı harflerle birleşmesi de farklı biçimlerde olabiliyordu. Böyle birtakım uygulamalar vardı ki, Türkçeyi Arap kökenli alfabeyle yazmak büyük bir zorluk oluşturuyordu.

Taner Ünal: Meclis tartışmalarında da zaten bu konuyu dile getiriyorlar. Diyorlar ki, Osmanlı yazısını öğrenmek başlı başına bir bilim, o bilimi öğreninceye kadar zaten ömür geçiyor…

Prof. Dr. Şükrü Halûk Akalın: Evet, yazıyı öğrenmek gerçekten büyük zorluktu. Arap alfabesi, Arapça için mükemmel bir alfabe olabilir. Ama Türkçenin ünlüleri bol… Sekiz ünlü var yazı dilimizde. Hatta bölge ağızlarındaki "kapalı e" ünlüsünü de katarsanız 9 ünlü var. Ama Arap alfabesinde ünlü olarak kullanılabilen bir tek elif harfi vardır. Yerine göre /a/ veya /e/ sesini karşılar. /o/, /ö/, /u, /ü/ seslerini ise vav harfi karşılıyordu. Vav harfi aynı zamanda /v/ sesinin de karşılığıydı. /o/, /ö/, /u, /ü/ sesleri için söz başında vav harfinin elifle birlikte yazılması gerekiyordu. Bunun dışında /ı/, /i/ seslerimiz de var. Bu sesler için de y harfi kullanılmıştır. Y harfi de aynı zamanda /y/ sesini karşılıyordu. Kısaca Arap yazısı, Türkçedeki ünlü sistemini karşılayabilen nitelikte değildi. O dönemde pek çok okuma yanlışı yapılıyordu o dönemde… Hatta bunlardan fıkralaştırılanlar da vardır: İstanbul'a Sinop'tan bir mektup gönderildiği rivayet edilir. Sinop'ta gemilerde çalıştırılmak üzere kırk kürekçi istenmektedir. Kırk kürekçi beklerken, kırk kör keçi gönderildiği anlatılır. Bu karışıklığın sebebi, Osmanlı yazısında kırk kürekçi yazılışıyla kırk kör keçi yazılışı aynıdır.

Benzer durumların, ordudaki yazışmalarda Arap kaynaklı alfabenin Türkçeyi ifade etmekteki yetersizliği yüzünden birtakım karışıklıklara yol açtığını gören Enver Paşa orduda kullanılmak üzere bir elifba hazırlamıştır. Bu yazı biçimi, Hatt-ı Enverî, Enver Paşa yazısı gibi adlarla bilinir. Temeli, Arap alfabesindeki harfleri birbirine bitiştirmeden yazmaya dayanmaktadır. Arap alfabesindeki harflerin büyük bir bölümü bitiştirilerek yazılır. Her ünlü de harf ile gösterilmez. Arapça ve Farsça sözlerde yalnızca uzun ünlüler harfle gösterilirdi. Türkçe sözlerin yazılışı ise tam kurala bağlanamamıştı. Türkçe kelimelerin yazılışı sırasında da farklı tutumlar görülüyordu. Enver Paşa bu yanlışları gidermek için harfleri ayrı ayrı yazmak, bitiştirmeden yazmak ve her sesi bir harfle karşılamak şeklinde yeni bir düzeni uygulamaya koymuştu.

Alfabe tartışması Osmanlı'nın son dönemlerinde daha da şiddetlenmişti. Ancak, yaşanan büyük savaşlar, ülkenin işgale uğraması bu tartışmayı biraz gündemin gerilerine itti. Millî Mücadele'nin Gazi Mustafa Kemal Paşanın önderliğinde başarıyla sonuçlanmasından ve yeni Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşundan sonra dil ve alfabe tartışmaları yeni döneme de aktarılmış oldu.

1926'da Bakû'de Türkoloji Kurultayı toplanmıştır. Bu Kurultay'a Türkiye'den Fuat Köprülü ile Hüseyinzade Ali Bey katılmıştır. Atatürk'ün bilgisi dâhilinde Fuat Köprülü ve Hüseyinzade Ali Bey bu toplantıya katılmışlardır. Hüseyinzade Ali Bey, aslen Azerbaycan Türklerindendir. 1900'lerin başında Azerbaycan'da yaşanan olaylardan sonra Ahmet Ağaoğlu gibi o da Azerbaycan'dan Türkiye'ye gelmiş ve yerleşmiştir.


Bakû Türkoloji Kurultayı'nda en fazla konuşulan konuların başında Türk dünyasında ortak bir alfabe kullanılması düşüncesi gelmektedir. Bu görüşmelerden, tartışmalardan sonra, Birleştirilmiş Türk Elifbası adıyla Latin temeline dayalı bir alfabe oluşturulmuştur. Aşamalı olarak bu alfabe Türk kökenli Sovyet Cumhuriyetlerinde kullanılmaya başlanmıştır.

Taner Ünal: 1927 yılı sonlarıyla 1928 yılının ilk yarısında, Latin harflerinin Türkçeye uygulanması yolunda hummalı bir dönem olmuştur. Hâkimiyet-i Milliye'de Falih Rıfkı Atay, Cumhuriyet'te Yunus Nadi, İkdam'da Celâl Nuri, Latin harflerinin kabulü fikrini yaymaya çalışmışlar, bu işte uğraşanlar, tekliflerini daha açık olarak belirtmek fırsatını bulmuşlardır. Ahmet Cevat Emre'nin Vakit gazetesinde 1927 sonlarıyla 1928 başlarında devam eden yazıları ile İbrahim Necmi Dilmen'in, Milliyet gazetesinde 1928 Mayısından Ağustosuna kadar devam eden Latin harfleri ile Türk alfabesi başlıklı yazıları, harf Devrimi'nden önceki son denemelerdir.

Dönemin Maarif Vekili Mustafa Necati Beyin çalışmaları ile 26 Haziran 1928'de bir Dil Encümeni kuruluyor. Bakanlar Kurulu kararı ile 26 Haziran 1928 tarihinde resmen çalışmaya başlayan Dil Encümeninde Falih Rıfkı Atay, Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Ruşen Eşref Ünaydın, Ahmet Cevat Emre, Ragıp Hulûsi Özdem, Fazıl Ahmet Aykaç, Mehmet Emin Erişirgil, İhsan Sungu Beyler bulunmaktaydı. Bu Encümen Latin alfabesi temelinde fakat her yönü ile Türkçenin ses yapısına uygun bir millî Türk alfabesi hazırlama görevini yüklenmiş bulunuyordu. Kısacası tarihsel bir gelişim söz konusu.

Sayın Başkanım görüldüğü gibi dilde meydana gelen değişim, Türk toplumunun bilgi kapasitesinin artması, değişen çağa göre ilim ihtiyacının artması ve Arap harflerinin Türk dilinin ihtiyaçlarını görememesi gibi bir hâdisenin yani toplumsal bir gelişimin tezahürüdür. Türk toplumunun merhale kastetmesi için harf ve Dil Devrimleri gerekli şeylerdi, ancak bunlar 70-75 yıldır Türk çocuklarına, sanki bu faaliyetler Atatürk

Prof. Dr. Şükrü Halûk Akalın: Atatürk'ün harf Devrimi, Osmanlı döneminde başlayan tartışmaların Atatürk Atatürk daha en başından, ta 1906'da 1907'de Latin alfabesine geçilmesi gerektiğine inanıyordu. Mazhar Müfit'e de daha Millî Mücadele'nin başlarında Latin alfabesine geçileceğini söylemişti. Atatürk, bu düşünceyi zihninde olgunlaştıktan sonra bir anda eyleme dönüştürmüştür. 9 Ağustos 1928 akşamı Sarayburnu'nda yaptığı konuşmayla yeni Türk yazısının kabul edileceğini söylemiş, 11 Ağustos'ta alfabenin oluşturulması işine girişilmiş, 23 Ağustos'ta da yeni Türk harflerini halka öğretmek amacıyla yurt gezilerine başlamıştır. İlk olarak Tekirdağ'a giden Atatürk yeni harflerle yazılmış yazıları halka okutmuştur. Kara tahta başında, elinde tebeşirle halka okuma yazma öğretmiştir. Atatürk'ün bu hareketi, tam anlamıyla bir aydınlanma hareketidir. Daha yasa kabul edilmeden, halk okuyup yazmaya, öğrenmeye başlamıştır. Yeni Türk yazısına beş yılda, on yılda geçişi ön görenlere Atatürk, "Üç ayda ya da hiç!" demiştir. Gerçekten de üç ayda bu iş sonuçlanmıştır.

Taner Ünal: Dilde sadeleşme düşüncesinin II Meşrutiyet'ten sonra kuvvetlenmeye başladığını görüyoruz. Bu konuda bilgi verebilir misiniz?

Prof. Dr. Şükrü Halûk Akalın: Bu dönemde oluşan Fecriati topluluğu sade Türkçeyle, halk diliyle yazmışlardır. Türk Derneği mensuplarının çalışması, Selanik'te Genç Kalemler dergisinde ileri sürülen düşünce ve görüşler, Türk Yurdu dergisindeki yazılar dikkat çekicidir. Necip Asım'ın öncülüğünde 1908 yılında kurulan Türk Derneği mensuplarının aynı ad ile 1909'da yayımladıkları derginin ilk sayısında Türkçe

İzmir'de Köylü gazetesinde de sade Türkçe kullanılması düşüncesi işlenmiştir. Selanik'te 1911 yılında Genç Kalemler dergisinde, dilin sadeleştirme konusunda yeni bir hareket görülür. Derginin 1. sayısında imzasız yayımlanan "Yeni Lisan" yazısında millî bir edebiyat ortaya koymak için öncelikle millî dil olması gerektiği dile getirilmiştir. Konuşma dili olarak İstanbul Türkçesinin en tabiî bir dil olduğu, yazı dili ile konuşma dilinin birleştirilmesiyle edebiyatımızın canlandırılacağı düşüncesi işlenmiştir. Dilde yalnız Türkçe kuralların geçerli olması, yalnız Türkçenin kurallarının yürürlükte olması vurgulanmıştır. Böylece halk diline, yani konuşma diline dönüş yolunda önemli adımlar atılmıştır. "Yeni Lisan" yazısının Ömer Seyfettin tarafından yazıldığı sanılmaktadır.

Genç Kalemler'deki dil hareketinin öncülüğünü Ömer Seyfettin ve Ali Canip yürütmüştür. Ziya Gökalp da Türkçülüğün Esasları adlı eserinde, dilde Türkçülüğün esaslarını ortaya koymuştur.
tarafından bir gecede karar verilmiş gibi, İslâm'a zarar vermek için yapılmış şeylermiş gibi çok dar, basit çerçevede anlatılıyor ve Türk gençleri zehirleniyor. tarafından kararlı ve azimli olarak eyleme dönüştürülmesinden ibarettir. Çünkü ile ilgili bir bildiri bulunmaktadır. Bu bildiride dilin sadeleşmesi düşüncesi ileri sürülmektedir. Gerek Türk Derneğindeki düşünceler dolayısıyla gerek başka vesilelerle dilde sadeleşme tartışmaları sürmüştür. Bu tartışmalar içerisinde Halit Ziya, Süleyman Nazif, Celâl Sahir, Ayaz İshakî gibi kişileri görüyoruz. Sadeleşme taraftarı Mehmet Akif, tasfiyeciliğin karşısında olmuştur.
Bu konu yada mesaj "www.turkishajan.com" sitesine aittir.
mecnun_bey isimli Üye şimdilik offline konumundadır Alıntı ile Cevapla
Yeni Konu açCevapla

Etiketler
dili , gelişimi , tarihi , türk , türkçenin

Seçenekler
Stil Konuyu değerlendir
Konuyu değerlendir:



Saat: 10:05.

Powered By vBulletin Version 3.x.x
Copyright ©2000 - 2008, Jelsoft Enterprises Ltd.
Tüm Telif Hakları TurkishAjan'a Aittir © 2008 - 2011
TurkishAjan.Com/Net/Org l Turk Hack ve Güvenlik Forumları



Sitemiz; hukuka, yasalara, telif haklarına ve kişilik haklarına saygılı olmayı amaç edinmiştir. 5651 sayılı yasaya göre, site yönetiminin hukuka aykırı içerikleri kontrol etme yükümlülüğü yoktur. Bu sebeple sitemiz, "uyar ve kaldır" prensibini benimsemiştir. Yasal haklarının çiğnendiğini düşünen hak sahipleri veya meslek birlikleri abuse[at]turkishajan[dot]com mail adresinden yada İletişim bölümünden bizlere ulaşabilirler.


5, 6, 9, 12, 8, 11, 13, 14, 15, 16, 17, 18, 216, 151, 19, 328, 20, 21, 22, 23, 24, 25, 26, 27, 141, 28, 29, 30, 176, 31, 32, 33, 34, 36, 37, 38, 39, 197, 193, 192, 189, 198, 48, 49, 191, 52, 53, 54, 55, 56, 57, 190, 59, 60, 61, 62, 63, 199, 65, 66, 67, 68, 69, 70, 71, 72, 73, 74, 76, 77, 78, 79, 80, 81, 82, 83, 211, 85, 86, 97, 98, 179, 101, 102, 103, 104, 105, 106, 107, 110, 194, 195, 196, 188, 120, 121, 122, 271, 136, 142, 140, 143, 144, 145, 146, 147, 148, 149, 150, 152, 153, 154, 155, 156, 157, 158, 159, 160, 161, 162, 163, 164, 165, 166, 167, 168, 169, 170, 171, 172, 173, 174, 175, 177, 178, 180, 181, 182, 183, 184, 185, 186, 187, 200, 201, 214, 215, 219, 235, 236, 270, 218, 220, 221, 222, 223, 224, 225, 226, 227, 228, 229, 230, 234, 242, 240, 269, 272, 233, 268, 247, 237, 248, 238, 239, 241, 243, 244, 245, 246, 251, 249, 250, 252, 253, 254, 255, 256, 257, 258, 321, 259, 260, 261, 262, 263, 264, 265, 266, 267, 273, 275, 277, 278, 279, 280, 281, 282, 283, 292, 317, 319, 318, 316, 310, 311, 312, 313, 314, 320, 324, 323, 326, 327,